Avrupa’nın Zirvesindeyiz: Mont Blanc

Evet, zirvesi çünkü 4.792 metre ile Avrupa’nın ve Alpler’in en yüksek noktası Mont Blanc‘daydık yani nam-ı değer “Beyaz Dağ”. Amacımız Mont Blanc’a ulaşmaktı ama olay çok farklı yere gitti. Nasıl mı? Haydi başlayalım.

Yola Kuzeybatı İtalya’nın önemli şehri Torino‘dan başladık. İtalya bizi sonbaharda yakaladı tabii. Bol sis, az yağmur, esintili bir yolculuk olacaktı. Fotoğraflarımızda da göreceksiniz. 🙂

Yolculuk rotamızı da buraya ekliyoruz.

İLK DURAK: COURMAYEUR

İtalya’nın Fransa sınırına doğru arabamızı sürdükçe bile evlerin mimarisinde, yerleşimlerin hatta küçük kasabaların isimlerinde bile Fransız kültürünün sarmaşık etkisini görmek mümkün.

Dağlar âdeta buz dağları gibi yanınızdan hızlı hızlı geçiyor, siz sadece kilometreleri kat ediyorsunuz.

Tabii bir anda sert bir şekilde yükselen yamaçlar da… Bazen sisler içinde belli belirsiz fark ediyorsunuz.

Courmayeur ise İtalya‘nın en kuzeyinde adeta bir vadinin içine botanik bahçenin şeklinde kurulmuş bir kasaba. Sislerin arasında sarı ve yeşilin binbir tonu arasında yaşayıp gidiyorlar.

Arabadan ilk indiğimizde bol oksijenden zehirlendik hem de ayıldık. Böyle bir temiz hava çarpması yok.

Biraz fotoğraf çekip, bacaklarımızı açmak için kasabada turladıktan sonra yolumuza devam ettik ama siz buraya gelmişken bir kahve içebilir kasabanın meydanındaki dükkanlardan alışveriş yapabilirsiniz.

MOLA YERİ: MONT BLANC TÜNELİ

Courmayeur’dan sonra dağa tırmanmaya devam ettik. Zaten kısa bir süre sonra sınıra ulaştık. Sınırda çok fazla sıra yoktu, beklemedik. Sadece o sıra arabayı kullanan arkadaşımızı pasaportuna ve kimliğine baktılar. (İtalya’da oturma iznini ve sahip olduğu İtalyan kimlik kartını gösterdi. En çok Türk pasaportunu incelediler, ilk defa görmüş gibi. Belki de öyle! 🙂)

Meşhur 12 kilometrelik tünelin başındaki gişelere geldiğimizde ise euroların gözümüzün önünde disko topu dönmeye başlamıştı. Tünelin sadece bir gidişi 45 euro, eğer gidiş dönüş alırsanız ise 57 euro. Biz tabii ki aynı gün içinde döneceğimiz için gidiş-dönüş aldık. Gidiş dönüşü 7 gün içinde kullanabiliyorsunuz.

Kurallar gereği 50 kilometreyi geçemiyorsunuz bazı yerler 70 kilometre. Önünüz ve arkanızdaki araç ile 150 metre mesafe bulunmak zorunda.

Tünelde araç kullanmak ise bir nevi zamanda yolculuk. Her yerde radar var. Yukarıda bahsettiğimiz kurallara uyarsanız başınız yanmaz. “Neden bu kadar katı?” mı diyorsunuz? Meşhur tünelin 1999 yılında başına gelen talihsiz kaza. Detayları öğrenmek isteyene National Geographic’in hazırladığı belgeselin YouTube bağlantısını buraya bıraktık.

Asıl güzellik 12 kilometre sonra tünelden çıktıktan sonra başlıyor. Tünelden çıkar çıkmaz soldaki park alanına arabanızı park ediyorsunuz. Sonra kafanızı gökyüzüne kaldırıyorsunuz ve Mont Blanc’ın ihtişamlı görüntüsü sizi büyülüyor.

Zirveye ulaşmaya çalışan teleferik, helikopter sık sık görünürken ara ara paraşütle zirveden vadiye süzülen cengaverlere de rastlıyorsunuz.

Park alanından vadiyi ve Mont Blanc’ın zirvesini – tabii hava açıksa – net bir şekilde gözlemleyebiliyorsunuz. Hem ufak bir ihtiyaç molası da verebilirsiniz.

ZİRVEYE BİR KALA: CHAMONIX MONT BLANC

Hani masal gibi kış filmleri olur ya… Bir yandan karlar yağar, sokak aralarından yamaçlardaki karla görünür. Gökyüzünden Noel Baba ve geyikleri… İşte bir Noel Baba ve geyikler yok. Geri kalan her şey için Chamonix Mont Blanc.

Chamonix için oku ve tabelaları takip edin zira vadilerde kaybolabilirsiniz çünkü bir gözünüz yolda diğer gözünür muhteşem dağlarda olacak.

Balmat and Saussure heykeli “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir” gibi tam zirveyi işaret ediyor. Hazır gelmişken, Fransa’da da İtalyan mutfağına devam ettik. La maison du burger‘de çok güzel paniniler yiyebilirsiniz.

GÖREV TAMAM: CENEVRE

Güneş batmak için göz kırparken kendimizi yeni bir ülkede bulduk, diploması ülkesi; İsviçre. İsviçre’nin Leman Gölü kıyısındaki başkenti: Cenevre. Tam bir dünya kültür şehri. Her telden takılıyorlar.

Rive caddesinde alışverişe doyabilirsiniz, tabii İsviçre frangınız bolsa. 🙂

Cenevre’de çok fazla vaktimiz olmadığından belli başlı yerlere hızlıca göz atıp biraz soluklanmak niyetindeydik. Bu yüzden aracımızı Parking du Mont-Blanc adlı otoparka bıraktık. Gölün hemen kenarında çok da pahalı değildi. 3-4 saatlik fiyatı 5-6 euro.

İlk durağımız; St. Pierre Katedrali oldu. Şehrin en eski yapılarından biri. Zaten gördüğünüzde bu kanıya da varıyorsunuz. İçi oldukça sade geldi bize ancak görkemini de es geçmemek gerek. Kulesi ücret mukabilinde çıkabiliyor ve şehri seyredebiliyorsunuz. Biz uzun yol araç kullandığımız için tercih etmedik. Gerisi size kalmış. Siz çıkın, bize de yazın.

Molard Meydanı gayet canlı. Buralardaki kafelerde oturabilirsiniz.

Şehrin ara sokakları oldukça fotojenik, ufaktan biraz kaybolabilirsiniz. Böylece güzel kareler yakalarsınız. Naçizane tavsiyemiz.

Bourg-de-Four meydanı çok geniş ve kafeler dışarıya çokça masa atmış. Kalabalık bir meydan. Biz buradaki Brasserie À la pomme d’or adlı kafeye oturduk. Bu arada paramızı euro’dan isviçre frangına çevirmedik çünkü euro’da kullanıyorlar. Nedeni ise İsviçre Frangı ile Euro neredeyse denk! 🙂

Şehrin gölün kıyısındaki yürüyüş parkurları bu şekilde aydınlatılmış. Oldukça tatlı bir görüntü oluşturuyor.

Güneş batmaya yakın Leman Gölü kıyısındaki parkurlarda yürüyüş yapın. Sokak sanatçılarının şarkıları ve numaraları eşliğinde kafa dinlersiniz.

Günü de kapattıktan sonra bizim için dönüş yolculuğu başlamış oldu. Aynı yolu geri döndük. Bu arada hava kararında yollarda özellikle sonbahar döneminde yağış ve sis bastırıyor. Bu sebeple dikkatli sürmenizde ve bolca mola vermenizde fayda var.

Önerilen Yazılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir